Ülkenin en büyük şehrindeki en yüksek bina nihayet tamamlanmıştı. Aylarca televizyonlarda reklamı dönmüş; ‘’Tam elli beş kat’’ denmişti, ‘’İğneden otomobile elli beş bin ürün, kentin incisi ülkenin birincisi Dünya AVM yakında hizmetinizde’’ diye tanıtmıştı mega star onu. Onunla ilgili tartışmalar da yapılmıştı aynı televizyonlarda. Kimileri sahibinin bütün ihaleleri kazanmasında bir bit yeniği aramış, kimileri arsasının özel bir üniversiteye ait olduğunu kanıtlamaya çalışmış, bazıları da şehrin siluetini bozduğunu; camileri minareleriyle birlikte gölgede bıraktığını uzaktan çekilmiş fotoğraflarla göstermişti seyircilere. Muhalefet partisi lideri, bina mülkiyetinin aslında yabancı bir devlet adamının karısına ait olduğunu söylemiş ve konuyu meclis gündemine taşımıştı hatta. Bu iddialardan sadece siluetle ilgili olanı kanıtlanabilmişti ki gerçekten sabahları saat ona kadar yakınlardaki beş yüz yıllık cami Dünya AVM’nin gölgesinde kalıyordu.
Konfeksiyoncu kızlar ve asgari ücretli bekar erkekler alt katlarda alamayacakları çanta ve telefonlara bakarken elli beşinci kattaki restoranda açılış programı vardı. Başta başkan olmak üzere bütün devlet erkanı, vergi rekortmenleri, sanatçılar, şarkıcılar, sporcular, gazeteciler ve gazete sahipleri oradaydı. Beylerin tamamı koyu renk takım elbiseliyken, hanımlar şıklık, gösteriş ve güzellik yarışmasına katılmış gibi giyinmişti. Masalarda, restoranın sonraki günlerde sunacağı menüden leziz yemekler ve enfes içecekler vardı. Restoranın denize ve şehre bakan iki cephe duvarı camdandı ve birinden dolunay ve deniz; diğerinden en yoksul mahallerine varıncaya kadar şehrin tamamı görünüyordu. Bütün bu görkem, lezzet ve şatafatın üstüne bir de insana olmayacak hayaller kurduran bir serinlik herkesi mest etmişti. Hiç ölmeyeceğiz diye düşünüyordu misafirler, ‘’Bunu yapan insanoğlu birkaç yıla ölüme de bir çare bulur’’ cümlesi beyin kıvrımlarını gıdıklıyordu. Çoğu televizyon kanalı programı canlı veriyor, Dünya AVM’nin en üst katında olup bitenler binanın dış cephesine yansıtılıyor, elli beş katlı bina bu gece civardaki şehir ahalisi için dev bir ekran vazifesi görüyordu. Göz alıcı bir geceydi. Milyonların gözü o restorandaydı.
Restoranın, sonraki gün ve gecelerde şarkıcıların canlı müzik icra edecekleri sahnesine önce semazenler, ardından şarkıcılar ve nihayet gecenin sürprizi olarak Şov Çocuğu çıktı. İlk yaptığı televizyon programının ismi olan Şov Çocuğu yıllar içinde üstüne yapışıp kalmış ve sonunda gerçek adının önüne geçmişti. Ülkenin hem en çok güldüren, kazanan komedyeni hem de en büyük sihirbazıydı. Şimdi komedi ve illüzyonu harmanlayarak harikalar yaratacaktı. Bir ay boyunca bu geceye hazırlanmış, gösterinin her anını defalarca tekrar etmiş, son üç provayı televizyoncu bir arkadaşının seyircilerinden seçerek kiraladığı temsili devlet başkanı ile seçkin zümre önünde yapmış, gösterisine nihai şeklini böyle vermişti.
Şov Çocuğu’nun her hareketi, her şakası davetlilerle birlikte ekran başındaki milyonları kahkahaya boğuyordu. Devlet başkanı ve yanındaki generaller bile ellerini dizlerine vurarak gülüyordu. O konuştukça salondakiler gülüyor, alkışlıyor; onlar böyle yaptıkça coşuyor, daha komik şakalar daha akıl almaz sihirler yapıyordu. Böyle kahkaha tufanı ve hayret nidaları sürüp giderken gözü bir an başkanın masasının hemen arkasındaki masaya ilişti. Bir adam tek başına oturmuştu ve önünde diğer masaların aksine ne bir yemek, ne meze, ne de meşrubat vardı. Elinde yarısı içilmiş bir şişe su vardı sadece. Ara ara bakmaya devam etti adama. Şov Çocuğu’nun her hareketini pür dikkat izliyor, her esprisini can kulağıyla dinliyor ama ne ağzından bir şaşırma ünlemi çıkıyor ne de yüzünde gülümseme emaresi görünüyordu. Yılların kurdu, sahnelerin efendisi ve insan sarrafı olan Şov Çocuğu adamın salonda gösteriyle en ilgili adam olduğunu anlamıştı ama ne yaparsa yapsın; ne söylerse söylesin tek bir jest, minicik bir hayranlık iması koparamıyordu ondan. Önce ‘’Her gösteride gülmemeye yeminli böyle herifler olur, bir yerden sonra onlar da kahkaha tufanına katılır gider, bu da öyle olacak’’ diye düşündü. Dakikalar geçiyor programın sonu yaklaşıyordu ama Gülmeyen Adam’da hala tık yoktu. ‘’Dur sen’’ dedi kendi kendine Şov Çocuğu, ‘’Birazdan sahnede sana gününü göstereceğim’’.
Gösteri bitmişti ama Şov Çocuğu sırf Gülmeyen Adam’a hayatının dersini vermek, onu milyonların önünde rezil ederek gülmeme suçunun cezasını ödetmek için uzun süredir yapmadığı Seyirci Gömme Etkinliği’yle final yapmak istiyordu. Sırayla üç seyirci alacak, üstünde sihir numaraları deneyecek, el şakaları ve kelime oyunlarıyla onları rencide edecekti. Gülmeyen Adam’ı en sona bırakarak ona yapacakları ile geceyi muhteşem bir finalle kapatacaktı. ‘’Evveeet sahneye gönüllü bekleniyor, var mı sabrına ve yüreğine güvenen’’ diye bağırınca restorandakilerin yarısı el kaldırdı. Şov Çocuğu masaların arasında dolaştı, şişman vergi rekortmeninin elinden tutarak onu sahneye çıkardı. Ağzına bir düdük tıkıştırarak ‘’Şuna üfler misin’’ dedi. Adam üfleyince ‘’gıdgıdaaak’’ diye bir ses çıktı. Şov Çocuğu tam o anda elini adamın arkasına götürdü ve aniden içinde kocaman bir yumurtayla geri çekti. Yumurtayı burnuna yaklaştırıp ‘’offf berbat kokuyor’’ dedi, elini adamın arkasına tekrar götürünce yumurta kayboldu. Ortalık kahkahadan yıkılıyordu. İkinci kurbanı genç, güzel bir hanımdı. Ona kıyamadı, sadece yatay duran bir dolaba kapatıp üç parçaya bölmekle yetindi. Kadının çığlıkları konukların kahkahalarını bastırınca onu tekrar birleştirip masasına gönderdi.
Boş sahnede Şov Çocuğu bir müddet izleyicilere baktı. Sonra Gülmeyen Adam’ın masasına doğru yürümeye başladı. Gülmeyen Adam hayatı boyunca bu anı bekliyormuş gibi sevinçle gülümsedi ve o da Şov Çocuğu’na doğru yürüdü. Herkes bunun önceden planlanmış bir sürpriz olduğunu düşünüyor, heyecan ve sessizlik içinde olacakları bekliyordu. Şov çocuğu Gülmeyen Adam’ın elinden tuttu, sahnenin ortasına kadar götürüp bıraktı ve başını yukarı kaldırarak ‘’Beyefendiye bir mikrofon ve biraz aydınlık verebilir miyiz lütfen’’ diye seslendi. Bir genç elinde mikrofonla koşup geldi. O anda sahnenin ışık ekibi de Gülmeyen Adam’ı aydınlatabildiği kadar aydınlattı. Şov Çocuğu ‘’ Bütün kameralar bizi göstersin’’ diye emretti bu sefer. Kameralar, davetliler, ekranlardan izleyen milyonlar, AVM’nin dev cüssesindeki ekrandan gözlerini alamayan işsizler, serseriler ikisine döndü. Şov Çocuğu ‘’Hadi anlat bakalım’’ dedi. Gülmeyen Adam sadece ‘’Neyi’’ demekle yetindi. Şov Çocuğu ‘’Ne olursa, anlat işte, mesela bir fıkra anlat, bir sihir göster, yapabilir misin ha ha ha’’ dedi. Gülmeyen Adam ‘’Hayır yapamam. Peki siz bunu yapabilir misiniz’’ diye sordu. Şov Çocuğu bir an nezaketen bana mı siz diyor yoksa tüm izleyicilere mi sesleniyor diye düşündü. ‘’Neyi yapabilir miyim? Mikrofon tutmayı mı ha ha ha’’ dedi. Gülmeyen Adam ‘’Mikrofon tutmayı değil, BUNU’’ dedi. Son kelimeyi yüksek sesle ve önceki kelimelerden farklı bir vurguyla söylemişti. Elindeki mikrofonu Şov Çocuğu’na uzattı, ayakkabılarını çıkardı, tüm bedeniyle davetlilere, kameralara, ülkeye ve tüm dünyaya döndü. Restorana, sinek uçsa duyulacak bir sessizlik çökmüş, milyonlarca bakış ona kilitlenmişti. Gülmeyen Adam önce yere oturdu, sonra yavaşça sağ tarafı üzerine uzandı, sol elini kalbinin üzerine; sağ avucunu yanağının altına koydu, dünyanın en güzel meyvesini dişler gibi kocaman gülümsedi, gözlerini kapattı ve oracıkta öldü.

6 cevaplar
  1. b
    b says:

    Böyle kaliteli eğlenceli yazılar okudukça çok mutlu oluyorum teşekkürlerr 🙂
    (arka planı koyu yazıları açık renk yaparsanız okuması daha kolaylaşabilir Ben böyle biraz zorlanıyorum da)

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.