Tristan’a Sevgilerle

ey yarının habercisi! bil bakalım dün ne oldu? çocuk, işten dönen ve yorgun numarası yapan babasının tabağına çürümüş can erikleri koydu, baba iğrenç içkisine ve kırışmış küçük alnına buz koydu, anne çocuğa ”bak bir daha ağaçları öpersen kedini buzdolabına kilitlerim”dedi -ki bu arada kedi mangalın dibinde fare fantazileri biriktirmekteydi-, o an, yani annenin bu tehdidinden birkaç salise sonra, babanın tabağındaki can eriklerinin ve çocuğun dizindeki çürüklerin aslında var olmayabileceği fikri belirdi, üstelik bu fikir ortalık bir yerde oluştu yani aslında böyle bir şeyi hiç kimse düşünmemişti, çünkü tüm yer kürede öyle bir şey hiç bir zaman düşünülmedi.
derken…ne…hayır hayır… bu fikir apaçık ortadayken ve hiç kimse varlığından şüphe etmezken çocuğun kafa tasında bir isim işaret etti: Bünyamin… tabi sizin de engin yeteneğinizle tahmin ettiğiniz gibi sadece içini buzdolabı korkusu dolduran kedi bunu anlayabildi ve nee, bünyamin mi anlamında esnedi, son günlerde bütün keskin zekalılığı üzerinde olan baba, hanım artık pilavımı getirsene der demez kedi ”bu adam amma da çinli ha” dedi ve pilava inat miyavda ısrar etti, çocuk o anda düştüğü ağacın -ki çocuk ağaca değil toprağa düşmüştü- VE AĞACI olduğunu hatırlayıp anne dedi, kedinin dedi, benim ağaçtan düşmemle bir ilgisi yok.
bu arada erikler -artık o kahrolasıcalara can eriği demiyorum- büsbütün sinirlenip ”biz VE AĞACInın yanındaki ağaç anacığımızın dibine dökülmek istiyoruz, bize bak kadın, zaten hamilesin, diğer veletlerin dibimizde demir oyuncaklarını terbiye ederler” manasına gelebilecek şekilde birbirlerine doğru hafifçe yuvarlandılar, eriklerin sinirlenmesinden cesaret alan çocuğun kafa tasındaki bünyamin ismi ”hani ya benim ilkokul numaram” diyerek beyindeki kılcal damarları zorlamaya başladı, çocuk tam saçını kaşıyacaktı ki anne, ”bey pilavın yanına salata da ister misin” türünden saçma bir cümleyle odada esip duran mantıklı havayı bulandırdı.

bu dakikadan sonra, evde akıl almaz olayların başlaması kaçınılmazdı: kedi uyumaya, çocuk dizim acıyor demeye, buzdolabı üşütmeye, babanın ayağının altındaki halı yer çekimine boyun eğmeye ve hatta adam yarın kaç ton odun alsam diye düşünmeye başladı.
dışarıda fareler kedinin uyumasını fırsat bilip VE AĞACInın yanında, eriklerin döküleceği yerde, huzurlu bir sessizliğe dalmışlardı…

(bir zaman sonra)

…topal kedi uyanıp çocuğun dizlerine sürtünmeye ve kendi dizindeki aksaklığın verdiği hüznü insanileştirmeye çalıştı, çocuğun serçe parmağını yalarken artık hiç serçe yakalayamadığını hatırlayıp hayıflandı. Çocuk kedinin alnına karıncayı bile incitmeyen cinsten bir fiske vurdu, bu kedinin burukluğunu artırmaktan başka bir işe yaramadı.
Fareler VE AĞACInın dibindeki uykularını ve bol kedili kabuslarını oracıkta bırakıp eve ve kedinin beyin kıvrımlarına doluşmaya başladılar. Baba türlü mezeler istedi, odun hayallerinden ve gelecekle ilgili planlardan caydı. Anne -ki eğer çocuk ölseydi anneliği yürürlükten kalkacaktı- oğlum dedi, kendine dikkat et. Kedi bunun çok bencilce bir düşünce olduğunu düşündü, çünkü çocuk sadece kendisi için ağaçtan düşseydi kimsenin bundan dolayı acı çekmeye hakkı yoktu.
Havada duran ve yere ayak basmayı aklından bile geçirmeyen çürüklük düşüncesi (zaten aklı ve ayağı yoktu) orada kalakalırken sinirlenen fareler bir kaç ağızdan ”ne olacaksan ol artık esip esip bir türlü yağamamak sana yakışmıyor” dediler.
Anne mutfakta ”fransızca mı öğrensem, meze mi götüreyim herife, arabamın farlarını mı yaksam yoksa yağmur mu yağıyor nedir?” diye söylenip mantıklı kıyaslar yapıyordu. Bunların ne olduğunu bilmeyen bilse de umrunda olmayan hatta umrunun ne anlama geldiğini bile kestiremeyen çocuk, kedi ile baba arasındaki boşluğa parmak ve anneyle fareler arasındaki uzaklık hissine kafa sallayarak ”ben göbeğime Asena dövmesi yaptıracağım” diye bağırdı. Baba: ”oğulcağızım öyle yaparsan bahçedeki çiçekleri kim yolacak, kim belediyenin körüklü otobüsü altında ezilecek, kim su bardağına hınzır adını verecek?” Fareler her zamanki vurdum duymazlık ve dalgacılıklarıyla: ”Kiziroğlu Mustafa Bey! hahaha” diye gülüştüler. Bu kahkahalar zamanın durmasına kadar sürdü ve eğer mümkün olsaydı daha da sürecekti.
Bu arada çocuğun beyninde canlanmış olan Bünyamin ismi kendine bir beden, bir ruh, bir somutluk, bir ilkokul çantası aramaktaydı.Tüm bunlardan bunalan kadıncağız  ”paydos, en iyisi birkaç tost yiyip zıbarmak”  diyerek buzdolabındaki kedi mamasını çıkarıp farelere fırlattı, ellerini babanın top sakallarına sildi.
Kedi mütevazi bir edayla farelere eşlik (çünkü çok eşlilikten yanaydı kendisi) edip mamadan tıkınmaya koyuldu. Çocuk uyuklayan babanın önündeki içki şişelerini VE AĞACInın üzerinden sokak lambasına fırlattı. Dönerken babayı uyandırdı, ”şimdi gerçek bir rüyaya başlamanın tam sırası ey benim ve daha doğacak tüm veletlerin ölümlerinin babası” dedi ve yüzüğüne okkalı bir tükürük kondurup sakin adımlarla uykusuna doğru yürümeye başladı….*

*alın işte  hayatlarınız, her şeyinizin yerli yerinde olduğu muhakkak ama BİR ŞEY’in eksik olduğu kesin.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.