Dünyadaki ilk cinayet de bazı rivayetlere göre kız meselesi yüzünden işlendi diye düşünerek güldü. Düelloya tam olarak üç saat yirmi yedi dakika vardı. Aynı meseleden yine bir belki de iki cinayet işlenecek dedi kendi kendine. Uğruna öleceğim – öldüreceğim kızın haberi bile yok diye iç geçirdi. Bir an değer mi buna diye bir düşünce kırıntısı geçti aklından ama iş işten geçti artık bunu düşünmenin bir anlamı yok diyerek savuşturdu. Artık kızın kim olduğu, bundan sonra ne olacağının bir önemi yok. O cılız fikir ışığı da gidince düşünecek hiçbir şeyi kalmadı. Beyni bomboştu adeta. Kafasının içinde kurşun vızıltısı gibi bir ses dolanıyordu sadece. Bu kahrolası tabanca yüzünden diye bağırdı. Silahı masanın çekmecesine koyup gürültüyle kapattı. Kalktı bütün ışıkları söndürdü, yatağına uzandı. Kaç saatlik ömrüm kaldı diye saatine bakmaya davrandı fakat son anda saaati kolundan çıkarıp duvara fırlattı. Çarpma sesi yine tabancayı getirdi aklına.

Bir iki saat sonra birini vuracağım, düştüğünde taa yanına gidip kalan kurşunları da kalbine boşaltacağım ya da o bana aynısını yapacak, çocukla aynen bu şekilde sözleşmişlerdi şahitlerin huzurunda. Çocuk deyince damarlarına bir merhamet adeta bir anaçlık dolduğunu hissetti. Aman Allah’ım nasıl bir delilik bu, ne biçim bir komedi? On adım atıp birbirimize dönüp ateş edeceğiz, kimin bahtı yaver giderse… Ulan ne iş be… Acaba ne olacak? Ya çocuk dokuzuncu adımda dönerse ya ben yürümeye devam edersem. Güldü yine kahkahayla. Damarlarındaki şefkat yerini korkuya bırakmış ve onu bastırmaya çalışıyordu gülerek. Mezarlığın yanından geçerken şarkı söylediği çocukluk günleri geçti aklından bir an sonra kayboldu. Bir adım iki adım üç adım… on adım sonra dön ve gümm… Hayır dönmeyeceğim onuncu adımda, Allah canımı alıncaya kadar yürümeye devam edeceğim. Keşke çocuk da öyle yapsa (yine şefkat yüklendi damarlarına) yürüsek yürüsek dünyanın ortalarında bir yerde yüz yüze gelsek, sonra sarılıp ağlasak… Gülmedi bu sefer. Beyni allak bullaktı, kalktı, ışıkları yaktı, duvara çarptığı saati aldı, kırk sekiz dakikası kalmıştı.

Ne yapmalı ah ne yapmalı diye düşündü çekmecesine tabancayı koyduğu masaya otururken. Çocuk (ah çocuk neden varsın ki) onu ben de seviyorum hem de senin bin katın kadar demişti sadece subay gazinosunda. Sonra laf lafı getirmiş; laf hakarete; hakaretler küfür ve restleşmeye dönmüştü en son. Ve işte şu an gözünü kırpmadan baktığı tabancanın karşısına getirmişti onu tüm yaşananlar. Dünyada olması gereken şeyler olur sadece dedi, bundan kaçış yok. Yirmi dört yıldır yaşadığım her an, aldığım her nefes, tanıdığım her insan beni yavaş yavaş bu ana ve bu silaha getirdi. Tabancayı aldı, ne kadar soğuk dedi, tıpkı ölüm gibi. Birkaç kez şarjörünü çıkarıp taktı, kurşunları kontrol etti, emniyetini açtı. Her şeyiyle tıkır tıkır bir silah dedi, tıpkı hayat gibi. Yine güldü bu sefer ama korkuyu bastırmaktan çok neredeyse ermişlerinki gibi mistik ve sessiz bir gülüştü. Tüm ışıkları kapattı, yatağına uzandı, namluyu şakağına dayayıp ondan geriye doğru saymaya başladı.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.