Empati kelimesini sevmiyorum. Bana çok soğuk geliyor. Çünkü ateş düştüğü yeri yakar. Kendinizi az evvel genç kızını toprağa veren bir annenin yerine koyamazsınız. ‘’Benim yerimde olsaydın ne yapardın’’ diye soran arkadaşlara ‘’Senin yerinde olsaydım bana şu an sorduğun soruyu soruyor olurdum’’ derim hep. Ama ne yazık ki dünyada bir sürü şey (olay, olgu, canlı, cansız, varlık, duygu, durum…) olduğu halde çok az kelime var, bu yüzden son dönemde başıma gelen tuhaf durumu açıklayabilmek için tam karşılamasa da empati kelimesini kullanacağım mecburen.

Önce telefonla başladı. Telefondaki her şeyi bizzat benliğime ait bir parçaymış gibi hissetmeye başladım yavaş yavaş. Bir şoförün araba aksamına benim plakam, tamponum, kaportam demesi gibi ben de benim ışığım, sesim, parlaklığım, ekranım, kameram demeye başladım evvela. Sonra gittiğim her yerde prize en yakın yere oturduğumu fark ettim. Yemek yerken, yolda yürürken (bir keresinde belediye çukuruna bile düştüm), insanlarla (sözde) konuşurken gözüm ve daha acıklısı aklım hep telefonda. Ben artık oyum, ona aidim, benim bir telefonum yok; telefonun bir insanı var. Hatta ikimiz tek bir ŞEY olduk. Şarj olmadan yaşayamam, elektrikle çalışan bir nesneyİZ artık.

Telefonla bu şekilde bütünleşince gördüğüm her nesneye karşı da bende bir yakınlık, bir kendimi onun yerine koyma, hatta bir nevi içten içe his olarak ona dönüşme belirtileri baş gösterdi. Kendini araba sanan delileri duymuşsunuzdur. Benim durumum henüz o seviyede değil ama gördüğüm her nesne kalbimi, ruhumu, aklımı ele geçiriyor sanki. Neye baksam birkaç dakikalığına o şey oluyorum. Hanımın ocağa koyup altını yaktığı demliğe bakınca ateşim yükseliyor. Suyu ısındıkça alnımdan şarıl şarıl ter damlıyor. Tüm insani hislerim kayboluyor. Ben o an içinde su kaynayan bir demlik oluyorum. Çocuklarla çizgi film izleyince 126 ekran bir televizyona dönüşüyorum ve oradan çocuklarıma bakıyorum. Kanal değiştirdiklerinde kafam karışıyor, sesini yükselttiklerinde kendi kendime haber bülteni sunmaya başlıyorum. Bundan kurtulmak için balkona çıkıyorum. Belediye otobüsü geçiyor o an. Bakıyorum tıka basa dolu. İçime bir ağırlık çöküyor. Ter, soğan, altını ıslatmış çocuk kokusu… itiş kakış o otobüste her ne varsa olduğu gibi benliğime dolmaya başlıyor. Kusacak gibi oluyor, içeri koşuyor, musluğu açıp yüzüme su çarpıyorum. Sonra birkaç saniye akan musluğa dalınca aynen onun gibi hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum.

2 cevaplar
  1. kimse
    kimse says:

    Benlik kavramının sınırlarını bulanıklaştıran şeyleri okumak veya izlemek hoşuma gidiyor. Böylece mutlak hakikate daha çok yaklaştığımı hissediyorum.
    Teşekkürler.

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.