Mutfağa gittim. Su içtim. Odama döndüm. Mutfağa gittim. Su içtim. Bıçağı aldım. Bileğimdeki en mavi ve en kalın damarın üstüne koydum. Aniden bıçağı aşağı doğru bastırmak mı, testere gibi ileri geri hareket ettirmek mi daha çok acıtır diye düşündüm. İkisinden birini yaptım (şu an hatırlamıyorum çünkü onu unutturacak çok şey yaşadım sonraları ) ama kesmedi. Öfkeyle kör müsün yoksa beni görmezden mi geliyorsun diye bağırdım bıçağa. O anda mutfak tezgahının üstündeki Yuşa’yı gördüm. ‘’Yapma babacığım’’ dedi.
Gülümsüyordu. Gülümsemesinde hiçbir mana yoktu. Sadece gülümsüyordu. Hüzünlü, neşeli, kibirli, öfkeli, içten içe kederli, sevinçli veya başka bir gülümseme değildi. Belki de bütün bunların tamamını aynı anda barındıran bir gülümseme olduğu için bana manasız görünüyordu. Tavşan dişlerinin ucu görünecek kadar ağzı hafif aralık ve iki yanağında çizgi şeklinde iki derin gamze var. O ağız sanki sadece o muazzam gülümseme için o yüze konulmuş gibiydi. Bir an ‘’Yapma babacığım’’ cümlesi bu ağızdan mı çıktı diye düşündüm. Düşünmeye başlayınca gerçeğe ve içinde bulunduğum ana ve duruma döndüm.
Yirmi beş yaşındayım, dünyada bir başımayım ve az önce intihar etmek üzereyken iki kelime ve bir gülümseme buna engel oldu. İki kelime de alelade kelimeler değildi. Biri bana babacığım demişti. Baba değil babaCIĞIM. Yuşa’nın sesini, sesindeki vurguyu tekrar duymak için gözlerimi öfke nöbetlerimde sıktığım yumruklarım gibi sımsıkı yumdum. Sondaki iki hece şefkat ve merhamet yüklüydü. İçimde defalarca yankılandı Yuşa’nın sesi. Ta ki göz yaşlarım göz kapaklarımı zorla açıncaya kadar. Yuşa olduğu yerde gülümsemeye, ayaklarını sallamaya ve var olmaya devam ediyordu.
Salladığı ayaklarının önünde diz çöktüm. Tık tık tık göğsüme değen uçları kalbimle aynı ritmi vuruyor; içimde yankılanıp duran yap ma ba ba cı ğım şarkısına eşlik ediyordu. Ayağa kalktım Yuşa’nın iki elini tuttum ama sol elini geri çekti ve saçımı okşamaya başladı. Göz yaşlarımın sırılsıklam ettiği sağ avcunu öpmeye başladım. Dudaklarımdan içime, beynime, kalbime, geçmişime, geleceğime, yetimliğime, sahipsizliğime deniz suyu tadı, Hızır tadı, gemi ve talaş tadı, ayna ve define tadı, incir ve zeytin tadı, Tevrat ve Tur dağı tadı, makarna ve Musa’nın en semiz keçisinden yapılan kavurmanın tadı, İbrahim bıçağı ve İsmail koçu tadı, korku ve titreme tadı, İsa’nın otuz üçü ve çarmıh tadı, Allah’ın Evi’inin insan ve çorap (ayakkabılarını çıkar) kokan tadı, babamı bırakıp ölen annemin tadı, beni bırakıp ölen babamın tadı dolmaya başladı. Sekiz yıldan sonra ilk defa yaşadığımı hissettim. Artık ağlamıyor muydum yoksa göz yaşlarım mı bitmişti bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Yuşa, canım Yuşa’m, ciğerim Yuşa’m, babasının bir tanesi annesiz Yuşa’m, sosyolojiyi sınıfsız; psikolojiyi ruhsuz bitiren maddeden muaf Yuşa’m bana babacığım demiş, dünyada isteyeceğim tek bir şey kalmamıştı.
Başımı kaldırdım ve yüzüne bir bütün olarak bakabildim ilk defa, çünkü gülümsemesi başka bir şeye, başka yere bakmama fırsat vermemişti. Kestane saçlar, irice ama kepçe olmayan kulaklar, küçük hafif yassı burun. Tertemiz, kabukları yeni soyulmuş bir kavak ağacı gövdesi gibi temiz simadaki simsiyah iki göz Tac Mahal’in merdivenlerinde neşeyle şakalaşan iki zenci çocuk gibi. Göz göze geldik. Yüzü zihnime iyice kazınsın diye hiçbir şey demeden bekledim, bekledim, bekledim sonra ‘’Canım oğlum’’ dedim, ‘’Beni yetimlikten babalığa terfi ettirdiğin için sana minnettarım’’
Onun ne diyeceğini, ne yapacağını beklemeden mutfak ve yatak odasının kapılarını hafif aralık bırakarak yatağıma uzandım. Yuşa tezgahın üstünde ayaklarını sallamaya devam ediyor; bunu topuklarının bıçağın olduğu dolaba hafifçe değerken çıkardığı sesten anlıyordum. Tık tık tık tık. Ben de sağ elimi kalbimin üstüne koydum. O da tık tık tık tık ba ba cı ğım. Hayatımda ilk defa uyuyakaldım.

(Devam edecek)

2 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.