Onun ne diyeceğini beklemeden mutfak ve yatak odasının kapılarını hafif aralık bırakarak yatağıma uzandım. Yuşa tezgahın üstünde ayaklarını sallamaya devam ediyor; bunu topuklarının bıçağın olduğu dolaba hafifçe değerken çıkardığı sesten anlıyordum. Tık tık tık. Ben de sağ elimi kalbimin üstüne koydum. O da tık tık tık ba ba cığım. Hayatımda ilk defa uyuyakaldım.

Sabah uyanır uyanmaz ‘’Bugün Abla’nın günü’’ diye düşündüm. Belki de bu düşünce beni uyandırdı, hiç bilmiyorum. Henüz dün gece olanları düşünmeme imkan yoktu. Hatırlayamadığım bir rüya gibi varlığımın derin bir yerlerinde kımıldanıp duruyor ancak bir türlü yüzeye çıkamıyordu. Bir şeyler – iyi bir şeyler- olduğunu hatırlar gibi oluyor ama bir türlü somut bir zemine oturtamıyordum.

Abla kapıcının karısıydı, yedek anahtarım onda da vardı, cuma günleri ben çıktıktan sonra gelir, evi baştan sona dip bucak temizler, havalandırır, çamaşır, ütü ve bulaşığı halleder, iyi günündeyse ve vakti de varsa bir iki tencere yemek pişirir giderdi. Kocası, kapıcı parasını almaya geldiğinde onun da parasını ayrıca öderdim. Başka bir adı vardı muhakkak. Benden en az on yaş büyüktü ama ona Abla dememin sebebi kesinlikle bu değildi. Ona Abla demek beni pamuk ipliğiyle de olsa dünyaya bağlıyordu bir nevi. Onun dışında yıllardır kimseye akrabalık bildiren bir ünvanla seslenmemiştim. Sırf ona Abla dediğim için dünyadaki diğer sekiz milyar insandan bana en yakın olan oydu. Evime girip çıkan tek kişi de Abla idi bu yüzden.

Abla’nın birazdan gelecek olması dışında bir sorunum daha vardı ama çözümü bir dakikalık telefon konuşması hatta üç dört kelimelik bir mesaja bakıyordu. Senelerdir ne yıllık izin kullanmış, ne rapor almış ne de işe geç gittiğim olmuştu. Bu yüzden bu gün işe gitmemeye karar verdim. Müdür’e telefon ettim ‘’Bu gün beni idare eder misiniz işe gelemeyeceğim’’ dedim. O da ‘’Olur olur bittabi, bir sıkıntı yok ya’’ dedi telaşla. Benim bu isteğim onu afallatmıştı adeta. Bir an her zaman izin isteyen, geç kalan biri için de bunu diyor mu acaba diye düşündüm. Sonra ‘’Hayır hayır bir sıkıntı yok, iyiyim ama gelemeyeceğim bugün’’ dedim. ‘’Tamam’’ der demez de telefonu kapattım. Çünkü Abla anahtarı bir kere çevirmişti bile. İkinci çevirişte ne yapacağımı bilmeden yatak odasının kapısını ardımda kapatmış ve koridorun ortasına kadar gelmiştim. Abla hafif aralanmış kapının koluna tutunup ağır hareketlerle ayakkabılarını çıkarırken kapının yanına varmıştım. Kapıyı gerisin geri onun yüzüne mi kapatayım, öylece dikilip onun girmesini mi bekleyeyim diye düşünürken alt katlardan ‘’Anneee’ diye bir ses yükseldi. Abla bir iki adım kapıdan uzaklaşıp merdiven aralığından aşağıya doğru ‘’Efendim oğlum’’ diye cevap verdi. Aşağıdaki ses ‘’Ben de geleyim mi yanına’’ diye sordu bu sefer. ‘’Hayır oğlum’’ dedi Abla ve kapıma doğru adımın attı. Onun kapıyı açmasına fırsat vermeden ben kapıyı ardına kadar açtım ve ‘’Sen misin Abla’’ dedim. İlk defa beni evimde görmenin şaşkınlığı vardı yüzünde, gülümsüyor ve ne diyeceğini kestiremiyordu. Nedense bu bana da komik geldi. İlk defa evimdeyim dedim sevinçle içimden. Abla kendini toparlamış gibiydi o arada. ‘’Temizlik için…’’ dedi. ‘’Bugün misafirim var, işe de gitmeyeceğim, yarın gelebilir misin Abla’’ dedim. O da ‘’Haa, tamam tamam, olur olur, iyi günler’’ dedi. Bana sesinde sanki “Neler karıştırıyorsun” ile “yalan söylüyorsun ama neyse” arası ayıp ama hoşgörülü bir ima varmış gibi geldi fakat ‘abla’lar zaten hep öyle olduğu için üstünde pek durmadım. Belki de bu, çok uzun zaman önceden kalma bir anı kırıntısının şimdi hissettirdiği bir şeydi. Sonra Abla sırtını dönüp koridorun ucundaki asansöre doğru yürümeye başladı. Ardından baktım asansörün yanına varıncaya kadar. Üstünde rengi solmuş siyah bir kazak ve aynı renk uzun bir etek vardı. Sahibi yeni ölmüş eski bir erkek paltosuna benziyor diye düşündüm ve aniden keder beni tekrar dibe çekmeye başladı. O an, dün gece olanlar birkaç saniye içinde tekrarlandı zihnimde. Her şeyi az önce olmuş gibi, hatta şimdi hala olmaktaymış gibi capcanlı hatırladım. Ayaklarım beni mutfağa götürdü. Başkalarının ayakları gibiydi. Bu hissi bilirdim. Yuşa’nın ortaya çıkmadan önceki rutinimdi bu. Bu babasızlığım ve oğulsuzluğumdu.

Dün gece oturduğu yerde yoktu. Tezgahın Yuşa’sız boşluğu YUŞA YOK diye bağırıyordu adeta. Hem oturduğu yerde yoksa evin başka bir yerinde de değildir diye söyleniyor hem de evin her yerini didik didik ediyordum bir umut. Ama her nereye baksam onun yokluğunu görüyordum. Sonunda yorgun ve çaresiz bir şekilde onun dün gece oturduğu yere oturdum ve aynen onun yaptığı gibi ayaklarımı sallamaya başladım. Bataklıkta can çekişiyor gibiydim. Boyun damarlarımdan gözlerime doğru öfke ve çaresizlik yüklü göz yaşı damlaları yükseliyordu. Tezgahtan indim. Yuşa’nın dün gece ayaklarının tık tıklarıyla şereflendirdiği çekmeceden bıçağı aldım. Bu sefer gerçekten yapacak mıydım yoksa onun tekrar ortaya çıkıp bana baba demesi için bir blöf müydü emin değilim. Bıçağı tam dün akşamdan kalma hafif kızarıklığın üstüne koydum ve ‘’Oğlum, oğlum beni niye terk ettin’’ diye diye ağlamaya başladım.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.